Güncelleme:
08.11.2006
             

 

Site içi arama


google'da ara
antikapitalist'te ara


Küreselleşme Çılgınlığı

Dünya Ticaret Örgütü'ne karşı kampanyanın öncülerinden Susan George uluslararası şirketler ve kurumlar üzerine yazı ve kitaplarıyla tanınıyor. Aşağıdaki yazı Susan George'un IMF'nin Avrupa yöneticisi Flemming Larsen ile yaptığı bir tartışmadan kısaltılarak alınmıştır.

Öncelikle, küreseleşmeyi tanımlamama izin verin. Uluslararası şirketlerin küreselleşmesinden bahsediyorum. Kimin çıkarı var? Nüfusun üst yüzde 20'sinin, özelikle de en üst yüzde 1’nin.

Forbes Dergisi milyonerler listesini yeni yayımladı. Dünyada bu sayı 460 milyonerden, 482 milyonere çıktı. En üstteki 200 kişi 1.1 trilyon dolarlık zenginliğe sahip. En üsteki üçünün zenginliği en yoksul 48 ülkenin toplam zenginliğine eşit. Küreselleşme zenginliği yukarı doğru çekiyor. Küreselleşmenin demokrasi üzerindeki etkisi negatif. Uluslararası şirketlerin gücü artıyor. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi seçimle oluşmayan örgütlenmelerin gücü de artıyor.

Eşitsizlik büyüyor. Son yapılan çalışmalar insanların yüzde 85'inin eşitsizliğin artığı ülkelerde yaşadığını gösteriyor.

Eğer kendi geldiğim ülke ABD'ye biraz yakından bakarsak, büyük şirketlerin üst düzey yöneticileri ortalama bir işçiden 419 kat fazla para alıyor. Daha üç yıl önce, bu rakam 326 kat idi. 1990'dan bu yana enflasyon yüzde 22, işçilerin yıllık ücreti yüzde 28, uluslararası şirketlerin kârı ise yüzde 108 arttı.

Eğer işçiler yöneticileri gibi ödüllendirilseler ABD'de asgari ücret saat başı 5.15 dolar değil, 22 dolar olurdu. Ortalama bir işçi yılda 23 bin dolar yerine 110 bin dolar kazanırdı.

Eğer asgari ücret için haftada 40 saat, yılda 52 hafta tatilsiz çalışıyorsanız yıl sonunda 10.700 dolar elinize geçiyor. Bu para dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırının yüzde 40 altında.

Şu anda, Rusya'da yaşayanların yüzde 50'si açlıkla karşı karşıya, 10 yıl öncesinde bu oran sadece yüzde 2 idi. Milli gelir yüzde 50 azaldı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından dolayı bir üzüntüm yok. Ancak duvarların yıkılmasından buyana erkeklerin hayatta kalma süresi yedi yıl azaldı.

Çok büyük bir şirket olan CEO'dan bir alıntı yapmama izin verin: "Bu durum yüzümüze çok kötü vuracak. Bir toplum asla bu kadar büyük bir zenginliği bu kadar az insana dağıtamaz."

Ülkeler arasındaki eşitsizlikle birlikte, ülke içindeki eşitsizlik de korkunç bir şekilde arttı. İki dönemi ele alalım. 1950-73 dönemi ile 1974'den 1990'ların ortasına kadar olan dönemi karşılaştıralım. İlk dönem, neo-liberal politikaların uygulanması öncesinde büyüme çok daha yüksekti. Küresel gelirin yoksul ve zengin arasındaki dağılımı ilk dönemde 35'de 1 iken 40'da 1'e yükseldi. Bu oran zaten alabildiğine eşitsizdi. Ancak ikinci dönemde, zengin ve yoksul arasındaki uçurum 40'da 1'den 74'de 1'e çıktı ve hâlâ artıyor.

Asya birinci dönemle karşılaştırıldığında ikinci dönemde biraz daha fazla büyüdü. Bu durum 1997 krizine kadar sürdü. Her gün bize ekonomik iyileşmeden bahsediliyor. Ancak insanların iyileşmesi milli gelirin iyileşmesinden çok daha fazla zaman alıyor.

Endonezya'da yoksulluk sınırının altına düşenlerin sayısı 40 milyon arttı. Bu, nüfusun yüzde 20'si demek. Filipinler ve Tayland'da sağlık bütçesi yüzde 10 düşürüldü. Kore'de ev içi şiddet 7 kat arttı. Aynı dönemde Asya'da intihar oranı da arttı. Bu ölümler bölgede "IMF intiharları" olarak adlandırılıyor.

Çevre hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Şu anda hayata geçirilen politikalar, yaşamı yok eden ve yaşamın devamını engelleyen politikalardır. Dünya Bankası verdiği kredilerin yüzde 40'nı hâlâ petrol, gaz ve madencilik portföyü için kullanıyor. Bolivya'da suyun özelleştirilmesini finanse ediyor. Bu durum yüksek su fiyatlarına, ayaklanmalara ve çok sayıda ölüme yol açtı.

Peki, bu kurumlarla demokrasi arasında nasıl bir ilişki var? En büyük kurumlar uluslararası şirketler. Bu şirketler çoğu ülkeden daha büyük. Eğer dünyada en büyük 100 ekonomik yapıyı ele alırsak bunların 51'inin şirket 49'unun devlet olduğunu görürüz. General Motors ve General Electric, Polanya'dan çok daha büyük. Mitsubishi, Suudi Arabistan'dan daha büyük. Bu şirketler genellikle yasaların üzerinde. Hindistan'da Union Carbide, Nijerya'da Shell ve nihayet Fransa'daki petrol sızıntısı sonrası Total Fina'nın yaptıklarından çok iyi gördüğümüz gibi bu şirketler faaliyetlerinin yarattığı sonuçların sorumluluğunu almıyorlar.

Uluslararası şirketler güçlerini nasıl kullanıyorlar? Bir hükümeti doğrudan ele geçirmiş gibi görülmek istemiyorlar; lobi yapıyorlar. Avrupa'nın 47 yüksek düzey yöneticinin Avrupa Komisyonu'nu izlemek üzere bir araya geldiği Sanayicilerin Avrupa Yuvarlak Masası gibi çok bilinmeyen ancak korkunç etkili düzeyde lobiler var.

Lobiler resmi olmayan kurumlar. Ama IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi resmi olanları da var. Bunlar seçilmemişlerden oluşan çok güçlü lobiler.

Dünyanın her tarafında çok büyük özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi için yardım ettiler, ediyorlar. Yapısal uyum politikaları ile çevreyi mahvediyorlar. Bir çoğumuz bu konuda yüzlerce çalışma, kitap yazdık, filmler yaptık. Bu yapısal uyum programlarının insanlar üzerinde yarattığı korkunç yıkımı anlattık. Bunların hiç birinin faydasının görmedik.

Çekilen hiçbir acı bu kuruluşları politikalarını değiştirmeye ikna edemiyor. Bu şekilde ifade ettiğim için üzgünüm ama başka söz bulamıyorum, ne denli derin olursa olsun hiçbir insanlık acısının bu kuruluşların politikalarını değiştirmeyi sağlayabileceğini zannetmiyorum.

Bu yıl IMF dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan ve selden mahvolmuş Mozambik'e şunu söyleyebiliyor: "Peki tamam, yüz milyon dolar borç geri ödemesi yapmayabilirsiniz, sadece 73 milyon dolar ödeyin." Bu bir çılgınlık.

Tanrıya şükür ki buna karşı bir mücadele var. Karşımızdakiler politikalarını yeterince anlatamadıklarını düşünüyorlar. Tersine, bizler onların politikalarını çok iyi anlıyoruz ve onların yanlış olduğunu düşünüyoruz.

Yeni İşçi Demokrasisi; Sayı 19; Ağustos 2000

'Dünyada Durum' sayfasına dön
sayfa başına dön