Güncelleme:
03.11.2006
             

 

Site içi arama


google'da ara
antikapitalist'te ara


Susurluk Neden Aydınlanmadı?

23 milyon kişinin katıldığı dev bir “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemlerinin neden Susurluk olaylarını tam olarak aydınlatmadığını anlamamız bugünkü mücadeleye ışık tutacaktır.

Türkan Uzun

3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kaza toplumdaki çürümüşlüğü su yüzüne çıkardı. Kaza yapan arabada Interpol’ün kırmızı bültenle eroin kaçakçılığından aradığı faşist Abdullah Çatlı, kirli savaşta hükümete yakınlığı ile bilinen bir Kürt aşiret reisi Sedat E. Bucak, emniyet yetkilisi Hüseyin Kocadağ, çok sayıda makineli tüfek ve özel suikast silahları vardı.
Derin devlete karşı bir toplumsal mücadele patlaması yaşandı. 23 milyon kişinin “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemlerine katılmış olması öfkenin ve mücadele isteğinin büyüklüğünü gösteriyor. İnsanların evlerinde bir dakika ışıkları açıp kapamasıyla başlayan eylemler, hızla balkonlarda tava ve tencerelere vurmaya ve her gece sokakların gösterilerle dolup taşması haline dönüştü. Bu kadar birleşik ve kitlesel bir mücadele karşısında egemenler sıkışmaya ve çare aramaya başladılar. Günün sonunda egemenleri kurtaracak olan bu dev hareketin içindeki farklı eğilimler olacaktı.

Farklı eğilimler ve fikirsel boşluk
Mücadeleye hızlı atılan bu kadar kitlesel bir hareketin Susurluk’un aydınlığa kavuşturulması dışında fikirsel düzlemde homojen olması mümkün değildi. Daha sonra Abdullah Çatlı’yı tanıdığı ve hatta imzalı bir kitabını hediye ettiği ortaya çıkan Sakıp Sabancı bile saat 21.00 olunca ışıklarını yakıp söndürüyordu. Eyleme katılanların bir kısmı en çok devletin mafya ilişkileriyle kirlenmesinden rahatsızken, bir kısmı faşist çetelerin saçtığı dehşet ve kirli savaştaki kullanımına öfkeliydi. Bir başka kesim ise iktidardaki Refah-Yol hükümetinin ülkeyi şeriata sürükleyeceğinden korkuyor ve “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganlarıyla bunu ifade ediyordu. Bir diğer kesim de Kürtlere fazla ılımlı davrandığını düşünerek Erbakan’a diş biliyordu.
Ancak Susurluk’u aydınlığa kavuşturmak için hangi fikirlerin işe yaradığı, ön açıcı olduğu konusunda hareketin içinde bir tartışma yaşanmıyor, özendirilmiyordu. Harekete liderlik yapan kesimin kendisi de “laiklik” konusunda çok hassastı. Devlet-toplum sorunu üzerinde gelişen bir hareketin laiklik-şeriat ikilemine doğru ittirilmesine karşı tartışma yürütmediler. Bununla da kalmayıp anti-faşist sloganlar sıkça bastırılıyor, ancak “laiklik” üzerine sloganlardan rahatsızlık duyulmuyordu.
Egemenler hareketin içindeki bu gedikten kendilerine bir çıkış yolu buldular. Kampanya fiziki olarak durdurulamaz gibi görünürken, ordu Refah-Yol Hükümeti’ne muhtıra verdi. Bu şekilde derin devlete olan öfkenin hedefi saptırılarak Refah Partisi’ne yönlendirmeye çalıştılar. Derin devlet her yönüyle Kemalist olmasına rağmen fatura Refah Partisi’ne çıkarıldı. Karanlık güç derin devlet iken, “Bizi ortaçağa geri götürmek isteyen karanlık güç” olarak Refah Partisi lanse edildi.

Kendi altını oydu
Medya da ordunun baskısıyla bir dakika karanlık eylemlerini İslamcılara karşı yapılmış gibi gösterdi. Hareketin politikası konusunda gedikler bırakan, zaten kendi kafası karışık liderlik ise asıl olarak bu hedef saptırmasına ses çıkarmadı. Böylece 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi Susurlukçuların imdadına yetişti. Ordunun artık tek yapması gereken, bir dakika karanlık eylemlerini bitirmesi için kampanya liderleri üzerine basınç kurmaktı. Türkiye tarihinin en geniş tabanlı protesto hareketi olan eylemler bir hafta içinde sonlandırıldı. Böylece Susurluk’un ne kadar aydınlatılacağının kontrolü de diğer birçok şey ile birlikte devletin eline geçti.
Sol, muhtıra karşısında da tutum belirlemekte zorlandı. Bir dakika karanlık eylemlerine liderlik yapanlar “Ne Refah-Yol, ne Hazır-Ol” dediler. Tarafsız gibi görünen bu tutum, ordunun demokrasiye müdahale ettiği bir ortamda ancak “Refah-Yol’u buyurun devirin” anlamına gelebilirdi.

Asıl mesele demokrasi
Susurluk’un aydınlatılması mücadelesinde kitlesel özneler vardı, ama doğru politikalar konusunda net değillerdi. Bu sorun sol ve sendikal hareketin Kemalizm ile göbek bağını bir türlü koparamamış olmasından kaynaklanıyordu. Sol ve sendikalar laiklik-şeriat gibi sanal bir ikilem arasında kendilerini sıkıştırınca, hareket hiçbir mücadele vermeksizin darbeye yenildi.
Asıl mesele ordu karşısında demokrasiyi savunabilmekti. Ancak seçim demokrasisi bile savunulmayınca, bırakın Susurluk’u tam olarak aydınlatmayı, en temel demokratik haklardan büyük ödünler verilmek zorunda kalındı. Beş yıl içinde İslami hareketin bir kanadı yeniden iktidar koltuğuna oturdu. Bu beş yıl içinde ise bütün emek, barış, demokrasi güçleri önemli mevziler kaybettiler, zayıflayıp parçalandılar.
28 Şubat 1997 darbesi sonrası toplumsal muhalefetin başına gelen bütün olumsuzlukları bir dakika karanlık eylemlerindeki fikirsel sorun ve hareketin bitiriliş biçimlerine bağlamak tabii ki doğru değil. Ancak hareketin içinde, hedeflere ulaşmak için ön açıcı fikirleri güçlendirme mücadelesi vermiyorsak, egemenlere açık kapı bırakıyoruz demektir. Bu açıklar bizi başlangıç mevzisinden de daha geriye ittirebilecek tehlikeleri içinde barındırıyor.

Küresel hareketin dönemeç alma deneyimleri
Seattle’de 1999’da Dünya Ticaret Örgütü’nü hedef alarak başlayan ve küreselleşen hareket bize bir dizi olumlu ipucu veriyor. Çok büyük ve heterojen olan bu hareket içinde fikirsel yönelimlerin ve bu düzlemde netleşme mücadelesinin hareketlerin geleceği açısından ne denli önemli olduğunun da bir kez daha altını çiziyor.
Hareketin ilk karşılaştığı sorun, Cenova’da 2001’de G-8 karşıtı eylemlerde bir göstericinin polis tarafından öldürülmesiydi. Hareket ya geri çekilecekti ya da polis baskılarına karşı demokrasiyi savunacaktı. Hareketin içindeki mücadele öznelerinin bir kısmının geri çekilmeyerek demokrasi savunusuna liderlik etmesi bu önemli virajın alınmasını sağladı.
Yine 2001’de New York İkiz Kulelere yapılan saldırı “terörizm” çatalını yarattı. Hareketin içinde şiddetin kaynağının emperyalist-kapitalist düzen olduğu, “terörizmin” denilen şiddetin tepkisel ve ikincil olduğu konusunda bir netleşme süreci işletilmeseydi savaş karşıtı hareketin ortaya çıkma olasılığı çok azalacaktı. Nitekim Fransa gibi ülkelerde savaş karşıtı hareketin çok cılız kalmasının önemli nedenlerinden biri de İslam ve terör sorununda süren kafa karışıklığıdır.
Londra’da bu yılın Temmuz ayında yaşanan bombalama olayları savaş karşıtı hareketin en güçlü olduğu coğrafyada aynı ikilemi yarattı. Savaş karşıtı hareketin içinde İslam ve terörizm sorununu büyük ölçüde tartışılmış olması, Müslüman azınlıklarla birlikte mücadele ve seçim ittifaklarının kurulmuş olması hareketin Londra’daki bombalamaların açtığı döneme daha güçlü girmesini sağladı. “Bombalar patlıyorsa bunun nedeni Irak savaşıdır. İşgali sonlandırın, askerleri geri çekin” tartışması daha da derinleştirerek sürdürüldüğü için hareket eylül ayında yine kitlesel bir şekilde sokağa çıkabildi ve yıllardan beri yarattığı basınç nedeniyle Başbakan Tony Blair’in anti-terör yasaları Meclis’te yenilgiye uğratıldı. ABD’nin yanında Irak savaşına giren Tony Blair’in politik geleceği de belki bu şekilde noktalanacak.


'Türkiye'de Durum' sayfasına dön
sayfa başına dön