Güncelleme:
06.11.2006
             

 

Site içi arama


google'da ara
antikapitalist'te ara


Savaşlar ve Devrimler

"Batı demokrasilerinde halkın desteğini alamayanlar seçimi kaybederken monarşilerde kellelerini yitirirler." Bu sözler Suudi Arabistan'ın ABD'deki büyükelçisi Prens Bandar'a ait.

Devrimler çoğu insan için uzak bir olasılıktır. "Böyle gelmiş böyle gideceği" düşünülür, en fazla birkaç reformun mümkün olacağına inanılır. Bunun dışındaki bütün çözümler hiçbir uygulanırlığı olmayan ütopyalardır. Bu tür fikirlere savaş karşıtları arasında da rastlamak mümkün. Egemenlerin, Birleşmiş Milletler ve uluslararası yargı organları aracılığı ile Afganistan ve Ortadoğu konusunda "adil" bir çözüm üretebileceği düşünülüyor.

Halbuki aynı egemenler Afganistan'daki yıkımın ve Ortadoğu'nun bir barut fıçısına dönmesinin sorumlularıdır. Asıl bunların birden bire barış elçisi olmasını beklemek uygulanabilirliği olmayan bir ütopyadır. Son 100 yıllık tarih ise savaşın dehşetinin devrimci çözümlere yol verebileceğini gösteriyor.

1903'de Japonya ve Çarlık Rusya'sı arasında Kuzeydoğu Çin'in kontrolü için emperyalist bir savaş çıktı. Savaştan yenilgiyle çıkan Rusya'da iki yıl içinde devrim oldu. 1914'de bütün Avrupa güçleri Birinci Dünya Savaşı'nın kıyımına katıldılar. Şubat 1917'de ise Rus Çarı devrildi, Ekimde de Bolşeviklerin liderliğinde işçi sınıfı iktidara yürüdü. 1918'de Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları devrildi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında da benzeri gelişmeler yaşandı. 1939'da Batı Avrupa güçleri arasında başlayan savaş iki yıl içinde dünya devletlerini içine alacak şekilde yayıldı. 1943'de ve 1944'de İtalya, Yunanistan ve Fransa'da devrimci dönüşümler yaratacak ölçüde büyük bir direniş hareketi gelişti. Üç yıl sonra da devrimci bir ordu Pekin'i ele geçirdi.

İsrail ordusu 1948'de Mısır dahil Arap ordularını Filistin'de yendi. Dört yıl sonra Mısır ordusu içindeki hoşnutsuzluk hanedanlığın yıkılmasına ve Abdül Nasır’ın başını çektiği milliyetçi, anti-emperyalist bir hükümetin işbaşına gelmesine neden oldu. 1956'da İngiltere, Fransa ve İsrail bu hükümete saldırdı, İngiliz savaş uçakları Mısır kentlerini bombaladı. Ortadoğu'yu saran ayaklanmalar 1958'de İngiltere yanlısı Irak hanedanlığının yıkılmasına neden oldu.

1962 sonrasında faşist Portekiz Afrika'daki Angola, Mozambik ve Gine-Bissau sömürgelerine karşı savaşa girdi. Bu savaşları kazanamaması 1974-5'de Portekiz devrimine neden oldu. Her durumda savaş devrime ebelik yaptı. Daha önce politik düşünmeyenler arasında savaşa karşı ilk tepkiler genellikle şovenizm dalgasının yükselmesi oldu, çünkü insanlar medyanın yaydığı fikirleri taşıyorlardı.

Savaş karşıtları durdurulamaz görünen barbarlık karşısında kendilerini çok yalıtılmış hissettiler. Hatta Polonya asıllı Alman devrimci Rosa Lüksemburg bir ara intihar etmeyi bile düşündü.

Ancak savaş insanların yaşamlarını altüst ettikçe, kapitalist toplumun acımasız gerçeklerini ortaya çıkarttıkça, cephedeki ölümler arttıkça, fiyatlar yükseldikçe, çalışma saatleri arttıkça ve ulusal birlik vaazları çekenlerin yedikleri savaş rantları büyüdükçe fikirler değişmeye başladı.

Bugünkü savaş uzun sürerse Doğu Akdeniz bölgesinden Bengal Körfezi'ne kadar uzanan bölge devrimci kalkışmanın odağı haline gelebilir. Afganistan'ın geleceği konusunda Hindistan ve Pakistan arasındaki anlaşmazlık Keşmir'e sıçrayabilir ve Pakistan diktatörlüğünü zayıflatabilir.

Batı kapitalizmi açısından daha da tehlikeli olan gelişmeler Ortadoğu'da yaşanabilir. Arap Yarımadası'ndaki petrol zengini ülkelerin egemenleri geçmişte böl ve yönet politikasına başvuruyorlardı. Petrol gelirlerinin bir kısmını yerli halka iş güvenliği ve sosyal haklar sağlamak için kullandılar. Kirli ve ağır işleri ise Mısır, Filistin, Hindistan ve Filipinler'den gelen göçmen işçilere yıktılar.

Ancak son 10 yıldır egemen olan ekonomik kriz bu sistemi zayıflattı. Bu ülkeler arasında en önemlisi olan Suudi Arabistan'da kişi başına ulusal gelir 10 yıl öncesine göre 3/4 oranında azaldı. İş güvencesi ise eğitimli orta sınıf için bile ortadan kalktı. Devasa zenginlik ile en ağır sefalet yan yana duruyor.

Bölge açısından büyük bir petrol üreticisi olmayan ülkesi Mısır'da ise durum daha da vahim. Hükümetin uyguladığı neo-liberal politikalar küçük bir azınlığı lükse boğdu. Ancak köylüler sefalet içinde yaşıyorlar, işçiler arasında ise işsizlik giderek artıyor.

Kamuda çalışan orta sınıf bile yoksullaşıyor. Şu ana kadar devletin uyguladığı yoğun baskı büyüyen öfkenin açıkça ifade edilmesini önledi. Ancak bu kadar baskıcı rejimlerde öfke genellikle bir patlama şeklinde ortaya çıkar.

Ortadoğu'daki son büyük devrimde tam da bu yaşandı. İran'da 1978-9'da aydınlar, öğrenciler ve dini liderlerin protestoları ile başlayan süreç birkaç ay içinde milyonlarca yoksulu ve daha da önemlisi petrol sanayiindeki işçileri kapsayacak şekilde büyüdü. Ordu içindeki bazı kesimler de taraf değiştirince Şah ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

Böylesi devrimci kalkışmalarda insanlar sadece öfkelerini ifade etmez, aynı zamanda toplumu farklı bir şekilde organize etmenin yollarını da ararlar. Egemen sınıf ise insanları bu hedeften uzaklaştırmak için her türlü yöntemi kullanır.

Örneğin 1918 sonrası Almanya'nın kapitalist sınıfı işçi konseylerini kapatmak ve kendi egemenliğini tekrar kurmak için binlerce sol aktivisti öldürdü. Kapitalistler, 1978 sonrası İran'da da hedeflerine ulaştılar. Bu sefer islamcıların bir kesimi ile çalışarak karşı devrime dini bir ton verdiler.

İslam diğer dinlerden daha gerici değildir. İnsanlar baskıya karşı bir umut teşkil edebileceği için dine sarılırlar. Ancak baskıya karşı söylem muğlak ve dinsel olduğu için mücadeleyi törpülemek isteyenler bunu hedef şaşırtmak için kullanabilirler.

Muhalefetin dini kanallar aracılığı ile yapıldığı Suudi Arabistan'da bu büyük bir önem arz etmektedir. Muhalefet, kolaylıkla Suudi hanedanlığının devrilmesi, Filistinlilere destek verilmesi ve Amerika'nın bölgeden elini çekmesi yönünde dini vaazlar veren Bin Ladin'e hayranlığa dönüşebilir.

Benzer fikirler 1980 ve 1990'larda Mısır'da silahlı mücadele yürüten gruplar tarafından kullanıldı ve özellikle öğrenciler arasında yayıldı. Onlar toplumsal değişimin aşağıdan kitlesel mücadelelerle değil tepe yönetimlere darbe yaparak gelişeceğini düşünüyorlardı. Devlet ise bu grupları kolayca izole etti, liderlerini idama gönderirken binlerce yandaşlarını da çölün ortasındaki kamplarda hapsetti. Bu örgütler yok edildi ama fikirleri hala önemli bir etkiye sahip.

Böylesi yanılsamalar, devlet ve onun baskısına destek vermeden devrimci bir alternatif gösterebilenler tarafından düzeltilebilir. Solun, dini olsun ya da olmasın bütün dünyanın sömürülen sınıflarının kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelesini kucaklaması gerekiyor. Beyrut'ta yapılan anti-kapitalist konferans böylesi bir solun Ortadoğu'da yeniden doğuşunun işaretidir.

Arap rejimlerinden herhangi birisi çatırdamaya başlarsa bu fikirler daha da yayılabilir. Sanayi işçileri bölgede bir azınlık durumunda ama stratejik öneme sahip bölgelerde odaklanmış haldeler. Kendi çıkarları için mücadele etmeye başladıklarında bölgedeki bütün ülkelerin ezilenleri için umudu temsil eder hale gelirler.

Dünyanın geri kalanında anti-kapitalist solu inşa etmek bu sürece katkıda bulunacaktır. Londra medyası savaş karşıtı gösterileri görmezden gelse bile bunlar Ortadoğu'da yayımlanmaktadır.

Ne kadar çok insan uluslararası düzeyde anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir hareket olduğunu görürse buna o kadar çok kişi yaklaşacaktır. Savaşın dehşeti bir kez daha ve özellikle Ortadoğu'da devrimler için ortam hazırlamaktadır.

Antikapitalist; Sayı 11; Kasım 2001

'Dünyada Durum' sayfasına dön
sayfa başına dön